İhsan Cemal KARABURÇAK Hakkında Yazılan Yazılar ve Broşürler.


(7 Kasım-14 Aralık 1995 tarihinde Milli Reasurans Sanat Galerisinde düzenlenmiş olan sergi kitabı için Sayın Murat Ural’ın ressama dair  yazdıklarından alıntıdır).

 

 
İhsan Cemal Karaburçak kendi ifadesi ile otodidakt denilen kendi kendisini yetiştirmiş bir ressamdır. Fırçayı eline ilk kez 1930 yılında, görevli olarak bulunduğu Paris’teyken kaydolduğu ‘’Ecole Universelle’’ de aldığını söylemektedir. Ankara’da 1949 yılında açtığı ilk sergisi ile resme başladığını söylediği  tarih arasında  tam 19 yıllı bir süre vardır.Ancak bu okulda ki hocalarının Cezanne’dan esinlenerek yaptığı bir perspektif yanlışını düzeltmeye kalkmaları üzerine tartışmış ve kendi kendini eğitmeye karar vermiştir.

İhsan Cemal Karaburçak, Türk resim çevreleri ile hemen hemen aynı sıralarda ve Cezanne’dan anlatım olarak etkilenmek, akademizmi redetmek gibi aynı anlayışlarla yeni bir resim arayışına başlamıştır.  Karaburçak ilk baştan itibaren modern resmi seçmiş, klasik resimler ve sonradan hep tartışacağı ‘’gerçeği olduğu gibi kopya etmek’’anlayışı dışında  yeni bir  anlayışına yönelmek istemiştir. Büyük Hoca dediği ve o sıralarda modern resim arayışlarını doğrudan etkileyen Lhote’un kitaplarını okumuş olmasına rağmen onun izinden gitmemiş, kendi başına araştırmalarını sürdürmüştür.

Karaburçak’ın 1943-1948 arasındaki 5 yılı Romanya’da geçmiştir. Romanya’ya gidene kadar, 1930-1943 arasındaki 13 yıl boyunca resim yapmış olduğu bilinmektedir. Ancak bu dönemde hiç sergi açmamıştır. İşine rağmen her gün düzenli 2-3 saat resim çalışmış olması bu süreci Karaburçak’ın kendi ‘’Akademik süresi’’ olarak, bir öğrenme araştırma dönemi olarak değerlendirmek ve Bu süre boyunca belli bir resim anlayışına ve anlatınıma ulaştığını söylemek mümkündür.

Karaburçak’ın resim sanatı ve anlayışı üzerinde yazdığı yazıların, dolayısı ile incelemelerinin birbirine bağlı üç konu üzerinde  toplandığı görülmektedir: empresyonizmin son dönemi (Cezanne ve Matisse); post empresyonizm ve empresyonizmden modern resme geçiş süreci (Gauguin) ve modern resmin ilk temsilcilerinin ortaya çıkışı (Pont- Aven grubu ve Nabiler).
Karaburçak’ın görüşleri şöyledir: Empresyonizmin son dönem sanatçıları tümüyle öznel bir konuma geçemeseler de tabiatın aynası olmak anlayışını sürdürmeyi istememişlerdir. Chavannes renk açısından, Redon  desen açısından ve en önemlisi Cezanne resme gözlem kadar hayali, heyecan kadar mantığı, düzgünlük kadar lirizmi de sokarak  yeni bir resim anlayışının habercisi olmuşlardır.

Karaburçak’a göre empresyonizme gerçek tepki Gaugain’in resimleri ile başlamıştır. Işık ve gölge ile anlatıma son vermiş, şekilleri basitleştirmiş ve yüzeyselleştirmiş, planları birbirine yaklaştırmış hatta üstüste bindirmiş, geleneksel perspektif kurallarını ortadan kaldırmış, yeni resmin yolunu açmıştır. Renkleri oldukları gibi en saf tonlarıyla yanyana kullanrak yeni bir renk anlayışına ulaşmıştır. 

Daha sonra kurulan  Nabiler Grubu’nun ‘ideizm’ olarak adlandırılan anlayışına göre resim fikrin maddeleşmesidir. Tabiat bir işaretler deposudur. Sanatçı bunları tamamen özgürce kullanarak, doğayı istediği gibi deforme ederek fikirlerini resim halinde anlatabilir.Hatta fikirlerini daha iyi anlatabilmek için deformasyonda aşırıya ile gidebilir. Ancak belli bir stilizason ve sentez de zorunludur.

Böylece empresyonizme tepki içinde şekillenen yeni resmin ana çizgileri belli olmuştur; bu resim ‘sembolik, sentetist ve subjektif’tir. Aynı zamanda dekoratiftir.
Karaburçak bu anlayışlar karşısında : ‘İşte resim budur’ diyecektir.
Gauguin’in tabloya daha parlak bir şekil verebilmek için renkleri en saf tonları ile yanyana kullanılması tavsiyesine uyarak, o çarpıcı morunu, yeşilini, sarısını, turuncusunu keşfederek uygulayan, kendisini ‘Ben renk ressamıyım’ diye tanımlayan Karaburçak’ın Gauguin ile arasındaki kandaşlık açıktır. Karaburçak renk tutkusu yüzünden güneşin renkleri öldürmediği akşam üzerlerini, rutubet olmadığı için renkleri bütün açıklığı ile görebildiğini söylediği Ankara’yı sevecektir. Sonuçta çok az renk kullanarak çok renkli tablolar yapmayı başaracaktır. Hatta perspektif vermek için renkleri bozmayı kabul edemediği için sonuçta perspektifi ortadan kaldırarak tablolarını Nabilerin anlayışına uygun olarak iki boyuta indirecektir: en ve boy. O teknik ve estetiği Nabilerde bulurken, ruhunu dolduran ressam içtenliğini Gauguin’de yakalayacaktır.
Karaburçak için ‘dönemlerden’ söz etmek kolay değildir. Ayrıca böyle bir inceleme yapmak da güçtür. Çünkü bu konuda en önemli kaynak olabilecek tabloların yapılış yılları belli değildir. Karaburçak resimlerine ad koymadığı gibi, yıl da belirtmemiştir. Karaburçak izleyenlerin de resimleriyle içten ve doğrudan bir ilişki kurmasını istiyordu. Resimlerini adsızlığa ve tarihsizliğe mahkum etmesini bu isteğinin bir sonucu olarak değerlendirmek gerekiyor. ‘’Ben resimlerime ad koymuyorum. Herhangi bir manzara şuradan veya buradan olabilir. Bunun ne değeri var, önemli olan ressamın o manzarayı nasıl gördüğü ve resmettiğidir’’ diyordu. Karaburçak resminin bütünlüğünü korumak amacıyla imzasını bile ‘ICK’ olarak kısaltacak ve tablosunun içine bir motif olarak koyacaktır.